KATEGORİ ARŞİVİ: Röportajlar

Work and Travel

Hepimiz Üniversite hayatıyla ilgili hayaller kurmuşuzdur okullarımızı kazanmadan önce ya da üniversiteye geçtiğimizde yapmak istediklerimizle ilgili. Yurtdışına çıkmak da benim için üniversitede yapmak istediğim şeylerden biriydi. Özellikle son zamanlarda ilginin daha da arttığı “Work and Travel” programıyla bu düşüncemi gerçekleştirmiş oldum. Sizlere de Amerika tecrübelerimi anlatabildiğim kadarıyla aktarmak istiyorum.
Öncelikle başvuru ile program sürecini başlatıp bir yıla yayılan bir zaman diliminde işlemleri hallettikten sonra Amerika yolculuğumu başlatmış oldum. Haziran ayının başlarında İstanbul’dan Amerika’ya doğru yola çıktım. Yolculuk bol aktarmalı olduğu için “Jetlag” denilen bu sersemleme olayını yaşamış oldum. İtalya’dan Chicago’ya olan on buçuk saatlik uçak yolculuğunun da bunda etkisi büyük oldu tabi. Toplamda (aktarmalarda bekleme süreleriyle birlikte) yirmi beş saatlik yolculuk sonunda yaz boyunca çalışacağım yer olan Wyoming eyaletinde bulunan Jackson Hole’e varmış bulundum ve iki buçuk ay burada bir otelde housekeeper olarak çalıştım.
Jackson Hole’da yaşamaktan ve çalışmaktan bahsetmek istiyorum sizlere. Burada evler, binalar tam anlamıyla The Sims’de yapılmış gibi. Evlerin iki katlı, bahçeli olduğu ama güzelim evlerde neden havuz olmadığını anlayamadığım (belki de dağların arasında kışı uzun süren bir yer olduğu içindir) ve her evin bahçesinde karavan, tekne ve araba üçlüsünü görebileceğiniz lüks yaşamın hakim olduğu bir yer diyebilirim. Buranın en önemli özelliği ise kovboy ve eski batı yaşamının etkilerinin hala sürdürüldüğü bir kasaba olması. Kovboy çizmelerinin ve şapkalarının çeşit çeşit satıldığını, haftada birkaç gün rodeoların düzenlendiğini, bazı barların kovboy konseptli olduğunu görünce anlıyorsunuz zaten vahşi batı yaşamını ne kadar korumak istediklerini. Kısacası koruma altına alınmış, doğal yaşamın ve “Old West” hayatı sürdürülen şirin bir kasaba Jaskson Hole.
Yavaş yavaş çalışma kısmını atlayıp gezme sırasında gördüğüm yerlere geçmek istiyorum. Çalışmanın sonlarına yaklaştıkça bir heyecanla gezi planları da başlamıştı. Türkiye’den birlikte gittiğim arkadaşımla gezme sırasında da birlikteydik. İkimiz on günlük bir plan hazırlayıp otellerimizi, biletlerimizi ayarlayıp yola koyulduk. Gezmeye Vegas’tan başladık. Bir gece kalmamıza rağmen çok etkilendim buradan. Vegas’ı gece gezip gördüğünüzde gerçek güzelliklerini anlıyorsunuz. Gündüzleri o ihtişamının farkına varamıyorsunuz. Downtown ve Strip Vegas’ın en hareketli yerlerinden. Özellikle Strip kesinlikle görülmesi gereken yerlerinden. Bu cadde büyük otellerin, dünyaca ünlü bazı yapılarından esinlenerek yapılan binaların (Eiffel kulesi şeklinde bir restaurant gibi mesela) bulunduğu, geceleri ışık, korsan showları gibi çeşitli showların yapıldığı bir cadde. Ayrıca casinoların ihtişamıyla gözünüzün kamaştığı ancak yirmi bir yaşından küçükseniz kumarı oynamak yerine izleyebileceğiniz bir yer Vegas.
Gezimizin ikinci gününde dünyada ünlü ‘’Grand Canyon’’a gittik. Coğrafi olarak görsel bir şölen olan bu yer gerçekten de etkileyiciydi. Ayrıca bu milli parkta küçük sincaplar da turistlere kendilerini gösteriyorlardı.
Vegas’tan sonra beş günlük Kaliforniya turumuza başladık. Burada da Los Angeles’tan başladık gezmeye. Hollywood caddesinde yerdeki yıldızlardan ünlülerin isimlerini okuyarak geçip Los Angeles turuyla bir günümüz geçti burada yolların, otobanların karışıklığı dikkatimizi de çekti. Sonraki günü Universal Stüdyoları’nda geçirdik. Buradan etkilenmemek mümkün değildi hatta en çok beğendiğim yerdi diyebilirim. Kocaman bir araziye yayılan bu muhteşem yerde ünlü Hollywood filmlerinin sahnelerini birebir görmek mümkün. Ertesi gün günübirlik San Diego turunda da etkilenmeden edemedik. Limanlarıyla, limanlardaki yatlarıyla, gemileriyle muhteşem bir kıyı kentiydi. Los Angeles’taki son günümüzü de dünyaca ünlü Venice Beach ve Santa Monica’da geçirdik. En çok görmek istediğim yerlerden biri olan Venice Beach sörfçülerle doluydu. Zaten dalgalarda yüzmektense sörf yapmak hem daha kolay hem de keyifliydi. Santa Monica ise iskelenin üzerindeki lunaparkıyla dikkatleri üzerine çeken bir yer. Bizim dikkatimizi bir de Tarkan çalan şapkacı çekmişti. Yanına gittiğimizde ise bu abinin Türk olduğunu öğrenmiştik. Kaliforniya’daki son günümüzü de San Francisco’da geçirdik. Burada da “Lombard Street” ve “Golden Gate Bridge” en kayda değer yerlerdi diye düşünüyorum.
Gezimizin son durağı olan New York’a gelmiştik artık. Burada da iki buçuk gün kadar genelde öğrencilerin kaldığı bir hostelde kaldık. Konumu bizim için çok avantajlı olan bu hostel Central Park’a 5 dakika, Times Meydanı’na 10 dakika yürüme mesafesindeydi. Times Meydanı günün her saatinde hareketli olan ama gece ayrı bir güzelliği olan bir yerdi. Işıkların gözlerinizi kamaştırması ve gökdelenlerin yüksekliğinin başınızı döndürmesi bile çok güzel duygulardı. New York’taki son gecemizde Empire State binasına çıktık. Burası da benim çok beğendiğim hatta ciddi anlamda etkilendiğim yerlerden biriydi. New York’u buradan izlemek tam anlamıyla muhteşemdi. Son günümüzde de Central Park’a bir uğrayıp havaalanına doğru yola koyulduk. Artık Türkiye’ye dönme vaktimiz gelmişti.
Hem çalışma hem de gezme zamanımızda zor şeyler de yaşadık ancak gezip gördüğümüz yerler bunları unutturdu bize. Gittiğim için iyiki dediğim çok güzel bir tecrübe oldu benim için.

Feyza Yıldız
Kurumsal İletişim Proje Sorumlusu